Blog Image

havadan sudan [blog, writing, travel, yoga]

free your mind...

2006 yılında havadansudan.azbuz.com adresinde yayınlamaya başladığım yazılarımı buraya taşıdım. Devamı da var :-)

La Meglio Gioventù by Giordana…Endless Possibilities…

Günü Yakalamaca Posted on Wed, August 22, 2012 17:48:28

To watch a good movie always makes
me happy… thanks to Giordana for this stirring and beautiful experience…
“The Best of the Youth” is definitely unique and unforgettable.
During 6 hours and even later, I felt like I was a member of Carati
family…born in Rome…having two brothers and two sisters…

Nicola and Matteo are ordinary
people in their own extraordinary ways. Two brothers are looking like having
some similar lives at 60s. However, they follow different paths in life. Bonded
by blood but divided by politics…

One day, Matteo meets with a girl named Giorgia. She started her life in a very
different way than Carati family members. Maybe she is unlucky from the
beginning. Both of the brothers fall in love with Giorgia. She cannot take that
love and this changed their life. During the movie, Giorgia stays at a certain
place, she witnesses the history of a family…Somehow, I have great sympathy
to her. Although she doesn’t reveal it so often, I feel like she knows far too
much. Maybe that was her problem that she doesn’t want to go and be a part of
real life.

Is Matteo a lost soul? Is Nicola
wrong about letting the beloved ones to do whatever they choose? Maybe when we
learn how to express ourselves in a different way, we will not lose our
loved ones. Or maybe it is just fate, we can’t help losing them.

This movie made me to laugh, to cry,
to think, to question and last but not least to see life in the way it is: life
is beautiful with its imperfections and imperfect people…

…there is a house in New
Orleans… they call the Rising Sun…

Bu yazı, ilk defa 9/11/2006 tarihinde havadansudan.azbuz.com’da yayınlandı.



İsyancı Bahar: Gustav ile Onat nerede buluşurlar?

Ordan Burdan Şurdan Posted on Wed, August 22, 2012 17:44:27

Sanırım
Gustav Klimt kedileri köpeklerden daha çok seviyordu, 1862-1918 yılları arasında
geçen hayatında. O yüzden kadınları bu kadar çok resmetti diye düşünüyorum.
Raoul Ruiz’in yönetmenliğini yaptığı ve John Malkovich’in baş rolde oynadığı
2006 yapımı “Klimt” isimli filmi henüz seyretmemiş olsam da Gustav’ın
gördüğüm birkaç eserinden bile geçmişinde hüzünlü bir aşk hikayesi olduğunu
hissedebiliyorum. Hüzün deyince insanın aklına bahar; baharla birlikte isyan
geliyor. Onat Kutlar ısrarla diyor ki “Bahar İsyancıdır”. Masallarla örüyor
hikayeleri… İnsanı batıdaki küçük odasından, yalnızlığından alıp doğuya, doğunun
cömert topraklarına, mutlu insanlarına götürüyor. Her durakta soluk alıp hayatın
anlamını sorgulasa da umut hiç eksik olmuyor bu soruların içinden. İnsanın bir
parça ekmeğini bölüp bir başkasıyla paylaşası geliyor Onat Kutlar’ın satırlarında
ilerlerken gözleri. Duvarlardan bahsediyor ama baharın kokusu geliyor insanın
burnuna buram buram. Gustav Klimt’in de aynı kokuyu Viyana sokaklarında duymadığı
ne malum? Belki de o yüzden kadınlarını çiçeklerle beziyor ressam. Ama kadınları
hüzünlü Gustav’ın. Belki de her tablosunda aynı kadının hüznünü farklı kadınlarda
gösteriyor bizlere. Kim bilir? Gustav hiç doğuya gitmiş midir diye sormadan
edemiyor insan. Doğunun kadınlarının da gözleri hüzün doludur ve de güzel bakar
gözleri. Şefkat, merhamet ve sevgi doludur içleri. Kucaklandığını hisseder
insan. Onat
Kutlar doğuya aşıktır. Aşktır yegane şey cenneti ve cehennemi bir arada barındırabilen.
İnsan yirmi birinci yüzyılın ruh eşi zırvalarıyla kafası bulanmış vaziyetteyken
çoğu zaman farkına varamaz bile aşık olduğunun. Ne yazık! Halbuki aşk için mükemmellik
gerekmez. Aşk, Gustav’ın resimlerindeki gibi teslimiyet gerektirir. İnsanın
kendi isteğiyle teslimiyeti kabul etmesini. Ama artık her şey o kadar değişiyor
ki…Teslim olmak güçsüzlük demektir modern insan için. Modern insan kalıplar
arar. Kalıplara uygun olduğu sürece her şey kabul edilebilir. İnsanoğulları ve
insankızlarının kalıplarında artık masallara, düşlere, hayallere yer yok
maalesef. Artık doğu dendiği zaman pek çoğunun aklına geri kalmışlık ve savaş
geliyor. Bir zamanlar romantizmin doğduğu yer olan Almanya’da bile düş ve hayal
çoktan rafa kaldırılmış. Belki dünya üzerinde küçük bir grup insan hala masal
okumaktan zevk alıyor, hala düş kurmak için vakit bulabiliyordur internetten ve
modern hayatın işlerinden geri kalan zamanlarında. Sanırım yazarlar, şairler ve
ressamlar sadece bu insanların kafalarında buluşabiliyorlar birbirleriyle.
Bazen bir kahve içimi kadar kısa oluyor bu buluşmalar, bazen ise kişinin dünyayla
iletişimini koparacak, kişinin gözleri kızıl kızıl bakıncaya dek uykusuz bırakabilecek
kadar uzun. İşte o uykusuz gecelerde, her yerin ve her şeyin üstüne sessizlik
serpiştirilmişken; bahara öykünüyor insan, isyan edesi geliyor…

Edit: Resim… Gustav Klimt “der Küss” (1907-1908)

Bu yazı, ilk defa 6/11/2006 tarihinde havadansudan.azbuz.com’da yayınlandı.



Yesterday’s Mistakes by Oi Va Voi…

Günü Yakalamaca Posted on Wed, August 22, 2012 16:30:45

Oi Va Voi isimli İngiliz grubun 2003’te çıkardıkları
“Laughter Through Tears” albümü tek kelimeyle muhteşem. Onlar hakkında
yazmamak için çok direndim. Çünkü onları dinlemek bir nevi kendi içimde bir yolculuk,
çoğu zaman bana özel bir tören havası taşıyordu. “Ladino Song” isimli
parçalarıyla ilk ok içimde bir yerlere saplandı. Yesterday’s Mistakes ise hem müziği
hem sözleriyle süresiz bir kira kontratıyla yerleşti içimdeki dairelerden
birine. Herkes hata yapar, hatalar affedilmeli ama unutulmamalıdır…

“Don’t
need another resolution to feel
As though I’m going somewhere, somewhere

You said you needed me
Or at least that’s what I thought
At times the memories
Seem to be knocking at my door
I’ve seen the film a million times
Feels like I wrote the storyline
I refuse to replay
The mistakes that we made yesterday

I like to think I’m stronger now
Victim of common sense
The truth is that I know I still
Confuse the past with the present tense
Condensing what we had
To a single frame
That sticks in my mind
As I try to move on
The same image comes back every time

They were yesterdays mistakes
And they were yesterdays mistakes
Yesterday’s mistakes
Somewhere

Forgive my selfishness
I’d be grateful if you can
Forget my ingratitude
You think I’m twice the girl I am
They say we should forgive
But not forget
What has gone before
I refuse to replay
The mistakes that we made yesterday

And they were yesterdays mistakes
Yesterday’s mistakes
They were yesterdays mistakes

I refuse to replay
The mistakes that we made yesterday
I refuse to replay
The mistakes that we made yesterday

I refuse to replay
The mistakes that we made yesterday
I refuse to replay
The mistakes that we made yesterday

I refuse to replay
The mistakes that we made yesterday
I refuse to replay
The mistakes that we made yesterday”

Bu yazı, ilk defa 6/11/2006 tarihinde
havadansudan.azbuz.com’da yayınlandı.



Shortbus or Shortcomings of Mitchell?…

Günü Yakalamaca Posted on Wed, August 22, 2012 15:26:36


Shortbus hakkında yazmak yada yazmamak, işte bütün
mesele bu… John Cameron Mitchell’in yönetmenliğini yaptığı bu filmi iki gün önce
seyrettim. Filmin konusunu çok ilginç bulmama rağmen bir türlü benimseyemedim.
Hani insan kendini bir filmi seyrederken yahut kitabı okurken oradaki
karakterlerle özdeşleştirir ve konunun içinde hisseder. Maalesef bu filmde
seyirci olarak kalmaya mahkum bence pek çoğumuz. Mitchell’in oyuncularla
birlikte doğaçlama olarak yarattığı karakterler bana Oğuz Atay’ın
“Tutunamayanlar” adlı kitabını anımsattı. Tabii ki çok önemli bir
fark var. Oğuz Atay’ın kitabının sayfaları boyunca gördüğünüz tutarlılığı Mitchell’in
filminde bulamıyorsunuz.

Gelelim şu meşhur karakterlere: gay bir çift,
evlilik(ilişki) terapisti Çin kökenli bir kadın ve kocası, sanatçı geçinen
kimseyle gerçek anlamda bir ilişkisi olmayan ve hayatını dövülmekten
hoşlanan erkekleri döverek kazanan alternatif görünümlü bir hatun, tüm hayatını
mutlu gay çiftimizi röntgenlemeye adamış bir adam, shortbus isimli garip New
York kulübündeki insanlar vesaire…vesaire…

Bence filmde tanıtılan tüm insanların bir ortak noktası var: çocukluk dönemlerinde
onları derinden etkilemiş bir olay. Belki bu Mitchell için de geçerli.
Belki de Mitchell’de bu yüzden gay. Kim bilir? Fakat filmin zayıf olduğu
yerlerden sanırım en önemlisi de bu. Neden-sonuç ilişkisi kurarmış gibi yapıp
sonunda izleyiciye hiç birşey sunmaması. Özellikle de James: gay
ilişki yaşayanlardan bir tanesi. Tüm film boyunca kamerasıyla çekim yapıyor ama
yönetmen tam olarak bir yere bağlamıyor ve de doğru düzgün kullanmıyor bile bu
görüntülerden.

Farklı yerlerden kesilmiş birbirine benzer sicim parçacıkları
rastgele bir araya getirilip kırmızı renkli playboy amblemli bir paket kağıdına
sarılarak seyirciye sunulmuş adeta. “Yaşasın gay olmak” ve
“liberal cinsel hayat iyidir, mutlu değilseniz deneyiniz” mesajları
ile dolu olan filmde karikatürize edilmiş New York görüntüleri ve eski belediye
başkanının konuşmaları (özellikle de “bu şehre insanlar affedilmek için
gelir” kısmı) gerçekten çok etkileyici ve güzeldi. Sonuç: reklamın iyisi kötüsü
olmaz mantığı ile yola çıkan yönetmen, pek çoklarını bu sayede sinemaya çekmeyi
başarıyor, ben dahil…

Bu yazı, ilk defa 28/10/2006 tarihinde havadansudan.azbuz.com’da yayınlandı.



Next »